20 Aralık 2008 Cumartesi

soğuk ve laik

Soğuktan ve ayazdan korunmak için gözüm kapalı bir yer arıyor. İnsanların sıkıştığı ve boş konuştuğu kafeleri pek hazmetmiyorum. Şu memleket başkent olmuş ama insanın kafasını dinleyebileceği bir mekân yok. Bu umutsuzlukla dönüp dururken gözüme çay ocağı tabelası takılıyor. Daha küçük bir yer ama amaca uygun. İçeri giriyorum. Sigara yasağı içten içten deliniyor. Rahatsız olanda yok gibi. Arkada çay ocağına yakın bir yere geçiyorum. Garsonun bakışından buraya ait olmayışımı anlıyorum. Çay Allah’tan güzel de hizmeti örtüyor. Etrafa bakınıyorum; “modern” resimler ve çizgiler; müzik kutusundan çalan arabesk şarkılar. İçten gülüyorum. Çelişki diyemem belki ama düzgün de değil benim için. Bir karışıklık, bazen bilerek, bazen bilmeyerek; çoğu zaman cahilliğimizden, sürüp gidiyor bu memlekette. Olup olmaması önemli bilmem ama beni güldürüyor. Acı bir gülümseme. Menzer kimlik demiş ya son yazısında imece’de; eğere varsa bir kimlik; bu kimliğini bilmeme ya da anlamamadır.


Çayı yudumlarken 1994’de basılmış düşünce dergisini açıyorum. Önsözü itinalı bir şekilde okurum. Kitabın kendisidir aslında; özü. Muhterem olumsuzluklardan bahsediyor. Düşüncenin gelişmemesi; yapılan çalışmaların yetersizliği; düşünen adama yapılan baskı; demokratik düşünme vs. Tekrar gülüyorum. Daha da acı bir gülümseyiş. 14 sene geçmiş aradan. Peki, ne değişti? Bir ilerleme, bir gelişme. Boşta kalıyor sorunun cevapları. Düşünüyorum da. Neyse bazen düşünmemek daha iyi. Bilgi sahibi olmak, düşünmek acı veriyor.



Bir konu üzerine farklı yazılar var dergide. Farklı kesimlerden. Çok uç noktalar. –bir zamanlar bizim olduğumuz gibi; buna da neyse.- Konu laiklik. Ne kadar da zor; değil mi? Bazıları öyle sonuçlar sunuyor ki; ne kadar da güzel diyorsun ama burada uygulanması imkânsız. Bazısı Fransa’yı örnek gösteriyor bazısı Amerika’yı ama biz onlar değiliz onlar da biz değil. Bazısı bu ülke farklı diyor o sistemler bize uymaz, güzel, ama çözüm yok. Susuyorum; düşünüyorum. Benim çözümüm farklı ama daha dillendiremiyorum. Daha oturmamış bende, üretiyorum. Belki de zihnin zindanlarında yok olup gidecek. – Ebu Hanife’nin Abbasi zindanlarında ölmesi gibi.-



Ne gariptir ki herkes, sadece bu dergide değil, kendini bu konuda meşrulaştırabiliyor. Hem de büyük kanıtlarla ve kesin bir eminlikle. Aynı durumu ben siyasette de görüyorum. Yani bence bu konu sonuna kadar siyasette batmış. Bunu bizde biliyoruz kanıta gerek var mıydı diye soracaksınız. Bilmem; yazasım geldi. Başım ağrıyor bu konuyu gördükçe ve düşündükçe. Gördükçe çünkü o noktada ki Gordion düğümü durumunda ve benim korkum bir İskender’in bunu kılıcı ile kesmesi. Düşündükçe çünkü çözüm bulamıyorum aksine soruna ortak oluyorum.



Sıcak çayı içiyorum bir yudumda. Boğazım yanıyor. Sıcaklık bütün vücuduma yayılıyor. Gittikçe babama benziyorum galiba. Çayı içmemiz konusunda.



Dışarı çıkıyorum. Hava soğuk. Rüzgâr suratıma doğru vuruyor. Başım ağrıyor canım sıkkın. Sonra kendimi düşünüyorum. Yaşadıklarımı. Gülüyorum tekrar. Daha da acı. Aklımdan keşke tek sorunum laiklik olsa cümlesi geçiyor. Soğuktan mı bilmem gülümsemem donuyor.

atakhan galip

16 Kasım 2008 Pazar

Salvador Dali


yudum çetin
ekim, 2008



17 Ekim 2008 Cuma

Terör Çıkmazı’nda Varan-1: Demokrasi Terörü

Terör şimdilerde can almaya başlamadı. Terör otuz yıldır can alıyor, canımızı alıyor.

Bunu yapan Pkk ise ‘hamdolsun’ yalnız değil! Terör örgütü Pkk; varolmanın, organizasyonunun, devamlılığının zorluklarına karşı; kendilerini içte ve dışta destekleyenlerin onlara bel bağlayanların emekleriyle, günden güne eriyip yok olacağına kendine ‘Taraf’ bulmaya devam ediyor!

Evet gözle görülür bir değdirmede bulunuyorum. Ve buna her zamankinden çok ihtiyaç duyuyorum. Şimdiye kadar bir yazar olarak, ulusal menfaatlerin olduğu yerde durmaya çalışmışımdır. Şimdi de aynı yerdeyim. Fakat bu defa, ulusal bilinçlilik üzerine ‘asker ağabeyi’ olma sorumluluğunu da katıyorum.

Efendim, malûm, terör örgütü ‘haklılığı’ iddia edilemez bir çırpınışın peşinde, yıllardan beri, kahpe yöntemlerle ülkemize zarar vermeye çalışıyor. Bu mücadelede yurttaş olarak bizlerin, yönetenler ve yetkililer olarak hükümet ve ordunun mükellef olduğu konular vardır. Bununla beraber, her zaman inandığım şey ise, bu ülkenin ‘aydınlar’ı vasıtasıyla özlenen bir Türkiye oluşturacağıdır. Bu aydınlanmacı bir görüş olarak bizlerin düşünce ‘gerilerinde’ kalacaktır. Fakat terörün engellenmesi ve toplumun müreffeh bir toplum olabilmesi için ‘devletler’ devlet olma iradelerini kullanmalıdırlar.

Teröre karşı; eli kanlılarla askerî güçle, elinden bir şey gelmeyen ve teröre çekilmeye çalışılan Kürt vatandaşlarımızla iktisadi güçle (yani toplam emek payına onları daha çok dahil ederek), terörün elini kuvvetlendiren dış güçlerle bağımsız ve başı dik bir diplomasi ile mücadele edebiliriz.

Fakat… Dünyanın yeniden şekillendirilmesi sürecinde aktif olan güçler tarafından, özellikle Ortadoğu topraklarındaki değişimler önündeki engel olan Türkiye’yi yıldırmak için ortaya konan hesaplara ‘maşalık’, ‘piyonluk’, ‘yalakalık’, ‘yataklık’ edenlere karşı söylenmesi gereken sözler vardır. Nev-i şahsına münhasır bazı gazetelerin Taraf oldukları bu oyunu ‘demokrasi’ adına oynamalarına karşı uyanık olunmalıdır! ‘Demokrasi terörü’ yaratan bu kimseler, terörü en iyi besleyen ‘psikolojik harekât’ın ve ‘psikolojik savaş’ın aktörleri olmaktadırlar.

Liberal solcuların, İslamcıların, siyasal İslam sempatizanlarının ve gücünü Büyük Ortadoğu Projesi’nin gerçekleşme ümidinden alan ‘cemaatin’, kendilerine (derhal yayınlanmak üzere) servis edilen her türlü bilgiyi gazetelerinde yazmaları; buna inanan insanların derhal bu gerekçesiz dezenformasyonları sineye çekmeleri, terörü bitirmez. Terörü besler! Dolaylı (psikolojik savaş/harekât) ve doğrudan (mühimmat, kapital) yollarla beslenen terör ise harekete geçmekte dakika sektirmeyecektir. Sonrasında ordu, çocuklarının yaşaması ve halkının sosyal sağlığını koruması için harekete geçmeye kalktığında; insan haklarına uymamakla, demokrasiye aykırı olmakla suçlanacaktır! Bu işte bir terslik var! Şantaj aracı haline gelen demokrasi terörize edilmektedir! Bunun adı demokrasi terörü’dür.

İş, körü körüne ordundan taraf olmak değildir, ulusal bütünlükten ve Müdafaa-i Hukuk’tan (hakların savunulmasından) yana taraf olmaktır. Buna şimdilerde çok ihtiyaç duyuyoruz.

Sizce de öyle değil mi?


Yusuf Gürer
17 Ekim 2008/İstanbul

14 Ekim 2008 Salı

BİR GÜNDE ONU YAŞAMAK...


Önce heyecanla alınan buluşma kararı
Sonra buluşma sabahına 1 kala
Özenle hazırlanan kıyafetler
Sevdiğine mis gibi kokmak için alınan duşlar
Ve içinde kıpırdayan -herzamankinden daha çok- minik kalple uykuya daldığın,
Bir türlü sabahı edemediğin o gece
Telefonun alarmını kurmana rağmen hem de saatler öncesine,
Ondan önce uyanışın
Hiç olmadığı kadar tatlı bir tebessümle ve
heyecanın midene vurmuş olacak ki biraz ağrılı...
Aklında binbir şeyle birkaç lokmalık kahvaltın
Yelkovan ve akreple çıkarcı bir dostluğun var o sabah
Önce saçlar
Olmadı bi daha, olmadı bi daha
Üstünü giyerken bile kıpır kıpır için
Evden çıkış anına kadar 5 dakikada bir aynada son rütuşlar
Ve şimdi tam zamanı
Sağ ayakla çıkmalısın kapıdan ki; günün güzel geçsin
Masum dualar, mahalleden çıkana kadar
Otobüse binmek üzereyken telefonun çalıyor
" Çıktın mı bi tanem? "
Yolları hiç izlemediğin kadar çok izliyorsun
Mağazaları dikkatle inceliyorsun, belki biraz heyecanın geçer
Elinin titrediğini görmezden geliyorsun
Otobüsün durağa gelmesine çok az kaldı
Telefonun tekrar çalıyor
" Ne kadar kaldı canım? "
Heyecanla otobüsün basamaklarından iniyorsun
Başını kaldırmaya bile çekiniyorsun
Sanki maratona katılmışsın
Kalbin yerinden çıkacak, yürümekte zorlanıyorsun
Sonra bir ses duyuyorsun usulca
"Aşkım"
O sarılışı dünyadaki hiçbir şeye değişmezsin
Hala titriyorsun belki; ama o sıcaklık işte, o aşk dediğin şey işte
Kaç gündür neler yapsak diye düşünmüştün
Şimdi hiçbir şey umrunda değil
İstanbul'u Büyükçekmece'den Beykoz'a kadar yürüyerek gezsen yorulmazsın
Daha bir yakışıklı sanki bugün
Kirpikleri ne kadar da uzunmuş
-Ben-i ne kadar da yakışıyor ona
Kalbinin içinde gülümsüyor sanki
Elini sıcacık bir el tutuyor
Güveni hissediyorsun o elde

Onun yanında saatlerce gözünü kapatıp yürürsün
Düşmene, bir yere çarpmana izin vermez ki...
Sıcak bir günse saatlerce güneşin altında, alnından boncuk boncuk akan tere aldırmadan yürüyorsun onunla
Soğuk bir günse ayaklarının buz gibi olmasına aldırmadan,
dişlerinin birbirine çarparak çıkardığı komik sesleri umursamadan hafif nemli bankta oturuyorsun
Yağmur yağıyor; ama şemsiyeyi açıp o bankta oturmaya devam ediyorsun
Karnının guruldamasını bile hissetmiyorsun
Sabah akrep ve yelkovanla dost olmuştun
Bir an önce ilerleyin diyordun
Şimdi ise nefret ediyorsun onlardan
Saate bakmaktan korkuyorsun
Cesaret edemiyorsun onunla yüzyüze gelmeye
Sonra bir an gözün ilişiveriyor saate
Ve 2 SAAT daha zamanın olduğunu görüp mutluluktan uçuyorsun
Ayrılma zamanı yaklaştığında gözlerdeki ışıltı yavaş yavaş azalıyor
Hala onun yanında olmanın mutluluğuyla gülümsüyorsun; ama ayrılık kelimesi gelip yapışıyor yakana
Otobüste belki de hiç konuşamıyorsun
Üzmekten, üzüldüğünü hissetmesinden korkuyorsun
Ara sıra başını omzundan kaldırıp, bakıyorsun masum bir tebessümle aşık olduğun gözlere
"Seni seviyorum" dedikten sonra omzuna yaslanıyorsun tekrar
Vedalaşıp ayrıldığında birkaç adım atıp arkana bakıyorsun çekinen gözlerle
Son bir kez daha görürüm diyorsun
Tekrar görüşme umuduyla eve yürüyorsun
Onu seviyorsun...

Menzer Selamcı

11 Ekim 2008 Cumartesi

SEN

Sen

Yaşatan umuttun

fakat

kırılan şevk şimdi...

Aydınlık gök iken

karlı dağ şimdi...

Sen yağan yağmur

ve sonrasında

gökkuşağıydın,

fakat

daha da uzaksın artık

Yakan güneşsin

ateşsin şimdi...

Yudum Çetin
17.09.2008


30 Temmuz 2008 Çarşamba

Evrensel ‘Doğrular’ Kenti





Çocuk kusma böğürtülerinin ortasından, kendini birdenbire çekti çıkardı. Kantin ortamı dedikleri böyle bir yer miydi? Şaşırmıştı. Fazlasıyla tedirgindi ve hayalleri kırık dökük kalmıştı avuçlarında. Kendini çekti çıkardı, curcuna vadisinden…

Henüz yeniydi. Üniversite, bütün üniversallığından uzaktaydı. Yerleşke campus’tü. Kantin boktan bir sığınak. Çocuk kendini, sınıfa zor atmıştı. Sınıf daha güvenliydi. Sıralar vardı, öğrencilerden yaşlı, belki okuldan bile ihtiyar. Tecrübe güven verirdi ne de olsa. Çocuk aldırmadı…

Çocuk dediysem, aldanmayın, yaşı da bir hayli vardı hani. Şimdi bana çocuk geliyor. Oysa o vakitler hiç de çocuk değildi, kendisine sormuş olsaydınız.
Evrensel bir doğru arıyordu çocuk, öyle demişti, zannederim. Evrensel bir kent inşa ediyordu kafasında, sarı ve bir o kadar uzun gecelerde. ‘Evrensel doğruları’ olan bir kentti burası. Hatta ülkeydi. Adına dünya’nın dışında bir şey demeliydiler. Bilimsel olmalıydı, ‘cümle kapısı’ndan akılla girilmeliydi. Akıl geçer akçe olmalıydı, illâki.

Derken, sınıf gitgide küçülmeye başlıyordu, yanlışlar bir bir ezberleniyordu, üstelik doğru zannedilerek.
Sınıf, bir bilim yuvasından öte; danışıklı dövüşlerin kotarıldığı, sıcak bir ‘yalancılar diyarı’ idi.
Ateş vardı, evet, öğrenmenin değil, estetikten uzak bir şehvetin!
Güç vardı, evet, kontrolsüz mü kontrolsüz, akıl birlikteliğinden uzak mı uzak!
Sosyallik yok muydu, olmaz mıydı, sınırlar üstü vardı: cici bici giyinmek ve cinsellik kokan parfümlerle ıslanmak, beraberinde; saçlarını taramış, kafalarının derinliğini çöpe atmış karşı-cinslerle birliktelikler gözden kaçmıyordu.
Kızlar, erkek olan arabalılarla ilgileniyorlardı. Erkek olan ve arabası olanlar da mühimdi tabii! Evrensel doğrular kenti, buraya binlerce mil uzakta idi. Ve daha neler, neler…

Çocuk anlamıştı; günlerini, çarkına takıldığı bu bozuk düzen değirmende kendi kendini öğüte öğüte geçirirken…

Çocuk, doğruları arıyordu. Kesinlikten dem vurmuyordu, bunu herkes ‘domuz’ gibi biliyordu. Yoldaşları da oluyordu, ve bu yoldaşları kendi aralarında başka ‘fikirdaşlıklar’ besliyorlardı, ‘yanlışdaş’ idiler, aynı vakitlerde… Bunu en yakın zamanda ama yine de ‘çok geç’ bir vakitte anlayacaklardı.

Sabah yine doğmuştu. Çocuk dört sene öncesine göre, daha bir büyümüştü. Dört sene evvel çocuktu, sorsanız imkân yok kabul etmezdi, şimdi hem çocuk değil hem de evrensel bir doğruyu, kendisi inşa etmekle meşgul!

Yani, öyle çocuk düşünceler içinde ki, ütopya demek az gelir buz gider…



Yusuf Gürer

27 temmuz 2008/istanbul

25 Temmuz 2008 Cuma

ben yetiştim

baba babam.
yüzü hep mi hep düşünceli
saçlarından çenesine kadar geçim derdi.
ben yetiştim büyüdüm baba babam.

anlatsam ah bir anlatsam.
yazı güzü hep aynı hep mi sıkıntılı
günü kurtarıyor çünkü okuyacak oğlu var okuyacak kızı
ben yetiştim büyüdüm baba babam.

ilkokulun ilk günü sırtını okulun duvarına vermiş babam
sanki okulu o taşıyor
küçük ama bildiğin bir dev gibi sırtlıyor
o gün bu gün o anı unutmam

belinde dükkanının anahtarı şıngır mıngır
sallanır sallanır ben anlarım
bu gelen babamdır
bu ayak seslerinin yorgunluğu atime olan inancındandır.

ah baba babam
hakkın bir ömür hakkın binlerce ömür
ben yetiştim
sen o okulu sırtladın
ben bugün o okulu senin emekçi sırtından
alıyorum
umutlarını bana dayandır şimdi
sırtını bana ver
saçlarını yüzümde tara
gözlerini gelecek gibi aç günaydına.
ben yetiştim baba.

yusuf gürer
9 temmuz 2008/istanbul

13 Temmuz 2008 Pazar

YARIN; YARIM



YARIN; YARIM

Yazılmamış sayfalarımız var;
Doğmamış günlerimiz onlar!
Çalınmamış ezgiler,
Basılmamış notalar gibi...

Gidilmeyen uzaklarımız var;
Bilinmeyen yakınlarımız onlar!
Filiz vermeyen topraklar,
Yeşermeyen yapraklar gibi...

Açmamış yaseminlerimiz var;
Yaşanmamış düşlerimiz onlar!
Tadılmamış lezzetler,
Görülmemiş rüyalar gibi...

Varılamayan diyarlar var;
Tanımlanamayan anlarımız onlar!
Bitmemiş tualler,
Alacalı renkler gibi...


YUDUM ÇETİN
12.07.2008

08 Temmuz 2008 Salı

Birazcık pollyanna



İnsanoğlu birçok duyguyu içinde barındıran karmaşık bir yapı. Her duygudan farklı yüzdelerle bir bütün. Kimisinde bencillik ağır basıyor kimisinde cimrilik bazısında merhamet… Yaradılışı göz ardı etmemekle beraber, bu duygular; doğulan aileye, büyünen çevreye, gidilen okula, sahip olunan arkadaşlara, edinilen tecrübelere, yaşanan hayata göre şekillenebiliyor. Her biri ayrı bir ihtisas alanı, her biri ayrı bir inceleme konusu. Kimileri için bazısı kurtulmak istedikleri bir hastalık, kimilerinin tutkusu, bazılarının kötü huyu bazen ise övünülen, takdir görülen üstün özellikler.

Kıskançlık, açgözlülük, maymun iştahlılık… Nasıl da hep kötü olanlar kalıyor aklımızda. En çok eleştirip en fazla ayıpladıklarımız, kendimizde fark edip törpülemek istediklerimiz. Aslında hepsi tadında güzel. Zarar vermeyecek dozda, hem kendimize hem çevremizdekilere. Hiç biri fena sayılmaz aslında.

Kendimizi unutmadan, sadece başkalarını düşünmeden, elalem ne der demeden, başkaları için yaşamadan, kendimizi başkalarına adamadan “bencillik”.

Küresel ısınmaya sebebiyet vermeden, milli servete zarar ettirmeden “cimrilik”.

Sevdiğini gülümsetecek, seni başarılı olman için kırbaçlayacak kadar “kıskançlık”.

İnsanların sevdiğin huylarıyla yarıştıracak kadar “açgözlülük”.

Yeni fikirler, hayal gücü, değişiklikler, sıra dışı bir yaşam, tekdüzelikten uzaklık için “maymun iştahlılık”.

Farklı bir pencereden bakınca kelimeler nasıl da yeniden anlamlanabiliyor. Çok kötü gibi görünenler bir anda sevimli hale gelebiliyor. Sanırım karanlıkta kalındığında tam olarak yapılması gereken bu, farklı bir pencereden yeniden anlamlandırmak her şeyi. Çünkü her şey bizim kattığımız kadar anlamlı, bizim verdiğimiz kadar değerli. Biz öyle istiyoruz diye var ya da yok. Kısacası her şey elimizde. Sorunlar kafamızda büyüttüğümüz kadar büyük. Hayallerimiz biz hangi mesafeyi seçtiysek o kadar uzak. Mutluluğumuz içimizde hissettiğimiz kadar kocaman. Hedeflerimiz, onlar bizim belirlediğimiz ulaşılabilirlikte. Ve imkansız biz ona “imkansız” dediğimiz sürece.


Merve Gülmez

4 temmuz 2008

06 Temmuz 2008 Pazar

gölge

"tüm okullar üzerine alınabilir..."




Çizme Uğraşı

04 Temmuz 2008 Cuma

Sanal Dünyada Yeni Eğilim: Ergene.com

Bir söz vardır, “açtırma kutuyu…” diye başlar hani. Uzun uzun zamandır açtırmayın kutuyu demeye getirdim, gündemde cereyan eden dalgalanmalar konusundaki suskunluğumla. kalemtıraş’ta da bilinir ki, özgünlük politikası güttüğümüzden, gündem olsun torba dolsun deyu, köşe yazılarını burnunuza dayamamaya çalışmaktayız. Fakat susa susa, içimiz susadı bre deryalar!

Gündem sürüsüne bereket dolu ya, benim ilgilendiğim bir konu var ki, aslında taraf olan da karşı-taraf olan da bu işi çözememiştir: Ergenekon! Tutuklamalar ardı sıra devam ediyor. Yol gösterici bir yazar bozuntusunun, aklına estirdiği zevatın toplanmasından müteşekkil; istihbarat ayağının uzandığı tarikat bağlantısındaki şahsın (Tuncay Güney) Kanada vatandaşlığından tekevvün; iddianame dahi hazırlanmamış bir tutuklama sürecinde muammalara kurban giden, üç ayak üzerine yan oturmuş bir sac Ergenekon olayı! Kimseler kusura bakmasın ama bu iş hükümet-aşırıdır ve hatta deniz-aşırıdır! Gülen devletinin (gladyo mu deseydim) büyük bir icraatı desek afiyette olur musunuz?

Yok efendim ne münasebet, hiç de kestirmeden gitmiyorum. İşi biraz kurcalayın, ne kadar muhalefet var ise içeridedir. Ve olacaktır. Bu davaları ellerinden geldiğince uzatmak isteyecekler ve sonu tam bir fiyasko olacaktır, gün gibi ayan beyandır. Hukukçu olmaya gerek yok, istihbaratçı olmaya gerek yok, müneccimliğe ne hacet!

Peki ya kökten-darbeci görülen ‘ordu’nun başına sarılmak istenenler! Ordu denildiğinde konunun Taraf’ları her nedense askeri, kökten-darbeci bir kimlikle vasıflandırmaktan zevk duyuyor! Onlara bakılırsa asker demek ‘darbe yapabilirliği olası yaratık’ demektir! Amannn darbeler olmasınnn!

Peki darbe demişken, bugün bir darbe olsa –evlerden ırak– bu en çok kimin işine gelir? Efendim? Yok canım ne diye Atatürkçülerin olsun! İşine gelen bu işi bilir ki sormayın, 80’lerin başından itibaren finansal serbesti, küçük devlet, piyasa ekonomisi diyerek avuçlarına aldıkları Türkiye’yi; askerî olarak da küçültmenin olmadı yıpratmanın peşinde olanlar (ABD, küresel çete ve çıkar odakları) darbe olsa da bu amaçlarına ulaşsalar diye, kulakları kirişte beklemektedirler. Spekülasyonları ise müthiş: ulusalcılar darbe yapacak ya da Atatürkçüler darbe peşinde… El insaf! İnsan olan utanır, tarih bilen ar eder haya eder! Mustafa Kemal ki, askerlik ve siyasetin çizgilerini kalın bir ayraçla ayıran kişidir. Darbelerin yada sözde darbe girişimlerinin Atatürk’e dayandırılması, büyük oyunda Atatürk’ü yıpratmak ve halkçılık temelinde milliyetçi ve laik bir cumhuriyetin kökünü kurutmanın hesaplarının yekûnudur!

Bu oyun bitmez hemşerim!

Boşuna değilmiş, “açtırma kutuyu…” diye diretmemiz. “…söyletme kötüyü!” demeye fırsat bırakmadınız!..


Kısaca Ergenekon denilen de bir sanal dünya vesselam!


Yusuf Gürer

4 temmuz 2008/istanbul

03 Temmuz 2008 Perşembe

Her başlayan “şey”



Her başlayan “şey” (şey:üniversite eğitim ve öğretim süreci) gibi bu da bitti. Ve her biten “şey” nasıl yenilerinin başlangıcıysa bu bitiş de bize yenilerini getirecek. İnsan nasıl da farkına bile varamıyor zaman akıp geçerken, nasıl da kapıdan girdiği ilk günü sanki dünmüşçesine hatırlıyor. Bir ilk girdiği gün yer ediyor kafasında kapıdan çıkarken. Arada yaşananlarsa zaman zaman yer yer konuşuldukça arkadaş meclislerinde her birinin bir parçasıyla tamamlanıyor o anda. İnsan nasılda hayran kalıyor geçmiş güzel günlerine hatta bazen acı çekmişse bile. Geçmiş hep ona cazip gelen oluyor. Halbuki gelecek planları yapsa ya.

Abartmadan ama tadını kaçırmadan, bugünü yaşamayı unutmadan. Geçmişe bağlı kalmadan, gelecek planlarını hayatının merkezine koymadan, yalnızca bugünü yaşayabilmek bugünün tadına varabilmek ve bugünü eniyileyebilmek için elimizden gelenin fazlasını yapabilsek. Her gün ne güzel olurdu. Geçmişi anmaya, geleceği planlamaya, yaşanmamış herhangi bir şeyin kaygısını taşımaya gerek kalmazdı. Çok düzenli yaşamasa mesela bazen yumruğu masaya vursa bazen ceketini alıp çıksa evet planlasa kısa vadeleri ama uzun vadeli planlar yapıp da sadece diğer koşullar sabitken işe yarayacak formülü çözümsüz kalmasa…


Merve Gülmez

1 Temmuz 2008